
(NOT: eskişehir’de ilkokulda uygulanan seminer notlarıdır.)
Çocuğun Beslenme Davranışı:
İlk Nesne İlişkilerinden Duygusal Düzenlemeye
Çocuk yalnızca ne yer? Beslenirken ne yaşar, neyi keşfeder ve besinle nasıl bir ilişki kurar?
Çocuğun beslenme davranışını ruhsal gelişim açısından ele aldığımızda, yalnızca hangi besinleri tercih ettiğini, hangilerini reddettiğini ya da ne kadar yediğini konuşamayız. Beslenme, çocuğun çevresindeki nesnelerle, insanlarla ve giderek kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin de bir parçasıdır. Bu nedenle annenin ya da birincil bakım verenin çocukla ilişkisi ile çocuğun gıdayla ilişkisini birbirinden bütünüyle bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Beslenme davranışını anlamak için özellikle iki kavramı önemli buluyorum: ilişki ve duyguların işlenmesi. Çocuk beslenirken yalnızca biyolojik bir ihtiyacını karşılamaz; aynı zamanda duyusal deneyimler yaşar, çevresini keşfeder, bakım vereniyle etkileşime girer ve zamanla kendi istekleriyle başkasının beklentileri arasındaki farkı deneyimlemeye başlar.
Bu süreci anlayabilmek için çocuğun ilk gıdasına, süte dönmek istiyorum.
1. İlk gıda
Her bebek anne sütüyle beslenemeyebilir. İlk gıda anne sütü de olabilir, mama da. Burada belirleyici olan yalnızca besinin niteliği değil, bebeğin bu besine nasıl ulaştığı ve beslenme sırasında nasıl bir bakım deneyimi yaşadığıdır.
Yaşamın ilk aylarında bebek, bedensel duyumlarını ve çevresinden gelen uyaranları henüz yetişkinler gibi anlamlandıramaz. Açlık, doygunluk, sıcaklık, temas, koku ve ses gibi deneyimler, gelişmekte olan sinir sistemi ve ruhsal organizasyon içinde giderek anlam kazanır. Bebeğin kendisiyle dış dünya arasındaki ayrımı algılama biçimi de zaman içinde gelişir.
Tam bu noktada beslenme, salt bir enerji alımı olmaktan çıkar. Bebek acıktığında bir bakım veren tarafından tutuluyor, besleniyor ve rahatlatılıyorsa besin; sıcaklık, temas ve insan ilişkisiyle birlikte deneyimlenir. Böylece dış dünyadan gelen bir uyaran, yalnızca bedensel bir ihtiyacı karşılayan değil, aynı zamanda rahatlama ve yakınlıkla ilişkilendirilebilen bir deneyime dönüşür.
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme (1905) adlı eserinde oral dönemi, ağız bölgesinin bedensel haz ve doyum açısından önem kazandığı erken gelişim evresi olarak ele alır. Beslenme, bu çerçevede yalnızca açlığın giderilmesi değildir; bedensel hazla ruhsal yaşamın birbirine bağlandığı ilk deneyim alanlarından biridir.
Karl Abraham da Freud’un yaklaşımını geliştirerek oral dönemin farklı özelliklerini tartışmıştır. Ancak bu kuramsal çerçeveler, bugünkü anlamda deneysel gelişim araştırmalarıyla birebir örtüşen açıklamalar değildir. Bunları çocuğun beslenme davranışını anlamaya yardımcı olan kuramsal bakış açıları olarak değerlendirmek gerekir.
Bebek henüz kendisine “Güvendeyim” diyemez. Fakat ihtiyaçlarının karşılanması, bakım verenin ulaşılabilir olması ve bedensel sıkıntılarının giderilmesi, zamanla güven duygusunun gelişmesine katkıda bulunabilir.
Besin, bu anlamda bebeğin güvenli bir dünya deneyimi geliştirmesine katkı sağlayan ilişkisel unsurlardan biridir.
Burada önemli olan yalnızca sütün bebeğin bedenine girmesi değil, bu deneyime hangi ilişkinin eşlik ettiğidir.
2. İçe alma, nesne ilişkileri ve güven duygusu
Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramı, bebeğin erken dönem ruhsal yaşamını anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Klein’a göre bebek, erken ilişkilerini yalnızca dış dünyada olup bitenler üzerinden değil, bu deneyimlerin ruhsal dünyasında oluşturduğu anlamlar üzerinden de örgütler. İçe alma ve yansıtma gibi süreçler, bu kuramsal yaklaşımın temel kavramlarıdır.
İçe alma, dış dünyadaki bir nesnenin ya da ilişki deneyiminin ruhsal dünyada temsil kazanmasıyla ilgili bir kavramdır. Dolayısıyla besinin fiziksel olarak bedene alınması ile psikanalitik anlamda içe alma aynı şey değildir. Bununla birlikte beslenme deneyimi, bebeğin bakım verenle kurduğu ilişkinin ruhsal dünyasında temsil kazanmasının yollarından biri olarak düşünülebilir.
Bebek beslenirken yalnızca sütü almaz; aynı zamanda tutulmayı, temas edilmeyi, beklemeyi ve rahatlamayı da deneyimler. Bu deneyimler tekrarlanırken bebek, ihtiyaçlarının karşılanması ile rahatlama arasında bir ilişki kurmaya başlayabilir.
Donald Winnicott’ın yaklaşımı da bu noktada önemlidir. Winnicott, bebeğin gelişimini çevresinden bağımsız ele almaz. Bebeğin kendilik gelişimi, yeterince iyi bir bakım ortamı içinde, bakım verenin bebeğin ihtiyaçlarına duyarlı yanıtlarıyla desteklenir. Winnicott’ın Oyun ve Gerçeklik (1971) eserinde ayrıntılandırdığı geçiş alanı ve geçiş nesnesi kavramları, bebeğin öznel dünyasıyla dış gerçeklik arasındaki ilişkinin gelişimini anlamamıza yardımcı olur.
Ancak buradan her bebeğin aynı biçimde gelişeceği ya da erken beslenme deneyiminin gelecekteki ruhsal yapıyı tek başına belirleyeceği sonucunu çıkarmamak gerekir. Çocuğun gelişimi, birçok ilişkinin ve deneyimin karşılıklı etkisiyle şekillenir.
Yine de şu soruyu sormak anlamlıdır: Çocuk, ihtiyaç duyduğunda rahatlamanın ve ilişki kurmanın mümkün olduğu bir dünya deneyimleyebiliyor mu?
3. Beslenme yalnızca doyum değil, duyusal hazdır
Bebek büyüdükçe beslenme deneyimi de değişir. Özellikle ek gıdaya geçişle birlikte çocuk, besinle yalnızca ağzı ve emme hareketi üzerinden değil, elleriyle dokunarak, ezerek, koklayarak ve farklı kıvamları deneyimleyerek ilişki kurmaya başlar.
Yaklaşık altıncı ay civarında birçok bebeğin motor ve duyusal kapasitesi, ek gıdalarla daha etkin biçimde etkileşime girmesine olanak tanır. El-göz koordinasyonu gelişir, bebek nesnelere uzanabilir ve çevresinde olup bitenlere daha etkin katılabilir. Elbette ek gıdaya başlama zamanı, bebeğin gelişimsel hazır oluşuna ve sağlık önerilerine göre değerlendirilmelidir.
Bu dönemde çocuğun önüne konulan besini mıncıklaması, dağıtması, koklaması veya ağzına götürüp çıkarması, yetişkin açısından gereksiz bir dağınıklık gibi görünebilir. Oysa çocuk açısından bunlar besini tanımanın yollarıdır.
Bir besinin yumuşak mı sert mi olduğunu, nasıl koktuğunu, elinde nasıl bir his bıraktığını ve ağzında nasıl değiştiğini deneyimler. Bu sırada yalnızca duyusal özellikleri öğrenmez; kendi hareketlerinin sonuçlarını da keşfeder.
Besine dokunduğunda şekli değişir. Elini uzattığında ona ulaşabilir. Bir yiyeceği seçtiğinde diğeri geride kalır. Böylece çocuk, çevresindeki nesneler üzerinde belirli ölçülerde etkili olabildiğini deneyimler.
Bu deneyimin iki yönü vardır: duyusal haz ve eyleyebilme duygusu.
Duyusal haz, besinin kokusu, dokusu, tadı ve ağızda bıraktığı hisle ilişkilidir. Eyleyebilme duygusu ise çocuğun kendi hareketleriyle çevresinde değişiklik oluşturabildiğini fark etmesidir.
Bu nedenle çocuğun besinleri güvenli bir ortamda keşfetmesine izin vermek önemlidir. Her şeyi hemen ağzına götürmesini ya da tabağındaki her şeyi yemesini beklemek, besinle kurduğu ilişkinin keşif boyutunu gözden kaçırabilir.
Merak da tam bu noktada devreye girer. Çocuk yalnızca doyurulmayı bekleyen bir alıcı olmaktan çıkar; çevresini araştıran, deneyen ve seçimler yapmaya başlayan bir özne hâline gelir.
4. Altıncı ay neden önemlİ? Keşİften gerİLİme….
Altıncı ayı beslenme ilişkisinin kesin biçimde belirlendiği bir dönem olarak görmüyorum. Ancak bu dönemde gelişen yeni beceriler, beslenme deneyimini çeşitlendirdiği için önemli bir geçiş alanı oluşturur.
Çocuk, besinle daha etkin biçimde ilişki kurarken bedensel kapasitesi de değişir. Ağız ve çene hareketleri farklılaşır; uygun gelişimsel aşamada ısırma, çiğneme ve yutma becerileri giderek çeşitlenir. Besinin ağızda değişmesi ve yutulduktan sonra artık görünmemesi, çocuğun duyusal deneyiminin bir parçasıdır. Fakat bu deneyimin, yetişkinin anladığı anlamda yok olma ya da kayıp düşüncesine karşılık geldiğini söylemek için yeterli dayanağımız yoktur.
Psikanalitik açıdan ise ağız bölgesi, haz kadar saldırganlığın da düşünülebileceği bir alandır.
Abraham’ın oral dönemin farklı özelliklerine ilişkin ayrımları ve Klein’ın erken dönem saldırganlık, sevgi ve nesne ilişkileri üzerine görüşleri, bu açıdan tartışılabilir. Isırma hareketi yalnızca beslenmeye ilişkin mekanik bir eylem değildir; bazı durumlarda çocuğun bedensel uyarılma, heyecan ve gerilim deneyimlerinin bir parçası da olabilir.
Örneğin bebek emzirilirken annesini ısırdığında bakım verenin yüz ifadesi değişebilir, bir tepki ortaya çıkabilir ve etkileşimin seyri farklılaşabilir. Bebek bu tepkinin yetişkin için taşıdığı anlamı hemen kavramasa da zamanla kendi davranışlarının başkaları üzerinde sonuçları olduğunu öğrenebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken, her ısırmayı öfke ya da saldırganlık olarak yorumlamamaktır. Isırma; diş çıkarma, duyusal keşif, heyecan, açlık veya başka nedenlerle de ortaya çıkabilir.
Yine de bu örnek bize önemli bir soru sunar: Çocuğun bedensel hareketleri ve duygusal uyarılmaları, bakım verenle kurduğu ilişkide nasıl karşılanıyor?
5. Besin, duygusal düzenlemenİn bİr yolu hâlİne geldiğinde
Bebek açlık yaşar, huzursuzlanır ve ağlar. Bakım veren bebeğin işaretlerini değerlendirerek onu besler, kucağına alır, konuşur, temas eder ya da başka yollarla rahatlatır. Bu etkileşimler tekrarlandıkça bebek, bedensel ve duygusal durumlarının düzenlenmesinde bir başkasının yardımından yararlanır.
Zaman içinde bu düzenleme süreçlerinin bir bölümü çocuğun kendi kapasitesine dönüşür. Ancak bu gelişim, yalnızca beslenmeyle gerçekleşmez; uyku, temas, hareket, oyun, ses ve diğer ilişkisel deneyimler de önemlidir.
Wilfred Bion’un Learning from Experience (1962) eserinde geliştirdiği kapsama kavramı, bu süreci düşünmek için yararlı bir kuramsal çerçevedir. Bion, bebeğin başlangıçta kendi başına işleyemediği yoğun duygusal deneyimlerin bakım verenle ilişki içinde anlamlandırılabilmesine vurgu yapar. Bakım verenin bebeğin sıkıntısına yanıt vermesi, bu deneyimlerin zamanla daha tolere edilebilir hâle gelmesine katkıda bulunabilir.
Burada beslenme, yatıştırmanın olası yollarından biridir. Ancak her huzursuzluğun besinle giderilmesi gerekmez.
Bebek acıktığında beslenmesi temel bir ihtiyaçtır. Buna karşılık her ağladığında, korktuğunda, yorulduğunda veya yakınlık aradığında yalnızca besin sunulması, farklı ihtiyaçların birbirinden ayırt edilmesini güçleştirebilir. Bu, her durumda böyle bir sonuç ortaya çıkacağı anlamına gelmez; önemli olan bakım verenin çocuğun işaretlerini ne ölçüde ayırt edebildiği ve farklı yanıtlar sunabilmesidir.
Çocuğun açlık ve tokluk sinyallerine duyarlı biçimde yanıt verilmesi, bedensel ihtiyaçlarını tanımayı öğrenmesi açısından önemlidir. Beslenmenin yanı sıra temas, ses, oyun, dinlenme ve yakınlık da rahatlamanın yolları olabilir.
Duygusal açlığı yalnızca bebeklikteki beslenme deneyimine indirgemek mümkün değildir. Duygusal yeme davranışları birçok gelişimsel, ilişkisel ve çevresel etkenle bağlantılıdır. Bununla birlikte erken dönemden itibaren çocuğun sıkıntısına nasıl yanıt verildiği, rahatlamayı hangi deneyimlerle ilişkilendirdiğini anlamak açısından önemli sorulardan biridir.
Burada asıl mesele, çocuğun besin aracılığıyla sakinleşmesini başlı başına sorun olarak görmek değil; beslenmenin zaman içinde tek rahatlama yolu hâline gelip gelmediğini değerlendirmektir.
6. İkİ yaş civarı: “Ben varım” ve beslenme üzerİndekİ söz hakkı
Çocuk büyüdükçe yalnızca çevresini keşfetmekle kalmaz, kendi isteklerini de daha açık biçimde ortaya koymaya başlar. İki yaş civarında belirginleşebilen özerklik arayışı, beslenme davranışında da kendini gösterebilir.
Çocuk bazı yiyecekleri reddedebilir, yalnızca belirli besinleri yemek isteyebilir veya yetişkinin sunduğu seçenekler arasından kendi tercihlerini dayatabilir. Bu durum kimi zaman “inatlaşma” olarak adlandırılır.
Ancak çocuğun her reddedişini bir güç mücadelesi olarak okumak, davranışın arkasındaki gelişimsel ihtiyacı görmemize engel olabilir.
Margaret Mahler’in ayrışma-bireyleşme kuramı, çocuğun bakım verenle ilişkisinden farklılaşarak kendine ait bir varlık olduğunu deneyimlemesini anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Mahler’in yaklaşımında bireyleşme, çocuğun kendi kapasitesini geliştirmesi ve kendilik duygusunun belirginleşmesiyle ilişkilidir.
Bu kuramsal bakışla düşündüğümüzde, çocuğun yemek seçmesi yalnızca besine yönelik bir tercih olmayabilir. Bazı durumlarda kendi isteğini ortaya koymanın, karar verebilmenin ve sınırlarını deneyimlemenin bir yolu da olabilir.
Örneğin yalnızca ekmek yemek isteyen bir çocuğu düşünelim. Burada hemen “İnat ediyor” demek yerine birkaç soruya bakabiliriz:
- Çocuk gerçekten hangi besinleri tercih ediyor?
- Yeni tatlara, kokulara veya kıvamlarına karşı duyusal hassasiyeti var mı?
- Açlık ve tokluk sinyallerini ifade etmesine ne kadar alan tanınıyor?
- Yemek sırasında bakım verenle nasıl bir etkileşim yaşanıyor?
- Çocuk bir besini reddettiğinde yetişkin nasıl tepki veriyor?
- Yemek, çocukla yetişkin arasında bir güç mücadelesine dönüşüyor mu?
Bu sorular, davranışı tek bir nedene bağlamak yerine farklı olasılıkları değerlendirmemizi sağlar.
Çünkü bir çocuk belirli bir yiyeceği gerçekten sevmiyor olabilir. Kıvamından rahatsız olabilir. Daha önce yaşadığı olumsuz bir deneyim nedeniyle o besine yaklaşmak istemeyebilir. Ya da yemek, aile içinde özerkliğini gösterebildiği az sayıdaki alanlardan biri hâline gelmiş olabilir.
Bu olasılıkları birbirinden ayırmadan çocuğun davranışını yalnızca inatlaşma olarak değerlendirmek eksik kalacaktır.
7. “BedenİMİn İçİne gİrecek şeye ben karar verİRİm”
Beslenme, çocuğun kendi bedeniyle ilişkisi açısından da özel bir alan oluşturur. Çocuk büyüdükçe hangi yiyeceği ağzına alacağına, hangisini reddedeceğine ve ne zaman doyduğuna ilişkin işaretler vermeye başlar.
Bu noktada yetişkinin iki sorumluluğu vardır: Çocuğun bedensel sinyallerini ve gelişimsel özerkliğini dikkate almak, aynı zamanda beslenme için güvenli ve yeterli bir çerçeve sunmak.
Çocuğun kararlarına alan açmak, her istediğini sınırsız biçimde yapmasına izin vermek anlamına gelmez. Benzer şekilde sınır koymak da çocuğun bütün tercihlerini yetişkinin belirlemesi demek değildir.
Yetişkin, hangi besinlerin sunulacağına, beslenme ortamının nasıl düzenleneceğine ve güvenliğin nasıl sağlanacağına ilişkin sorumluluğunu sürdürürken çocuğun ne kadar yiyeceğine ve sunulanlar arasından hangisini tercih edeceğine gelişimsel olarak uygun bir alan bırakabilir.
Bu yaklaşım, çocuğun açlık ve tokluk sinyallerini tanımasını ve beslenmeyle ilgili kararlarını zaman içinde geliştirmesini destekleyebilir.
Burada sınırların niteliği kadar tutarlılığı da önemlidir. Aile bir davranışın kabul edilemez olduğunu söylerken kendisi benzer davranışlarda bulunuyorsa çocuk söylenenle yapılan arasındaki farkı anlamlandırmakta zorlanabilir. Bu durum, her beslenme sorununu açıklamaz; ancak çocuğun kuralları nasıl öğrendiğini ve yetişkin otoritesini nasıl algıladığını değerlendirirken göz önünde bulundurulabilir.
İlkokul döneminde de beslenme üzerinden yaşanan çatışmalar devam ediyorsa, yalnızca çocuğun iradesine odaklanmak yeterli değildir. Çocuğun duyusal özellikleri, aile içindeki etkileşim örüntüleri, sınırlar ve beslenme ortamının nasıl düzenlendiği birlikte ele alınmalıdır.
8. Çocuğun beslenme davranışını anlamak İÇİn hangİ soruları sormalıyız?
Beslenme davranışını anlamaya çalışırken çocuğun ne yediği kadar besinle ne yaptığına, yemek sırasında ne yaşadığına ve yetişkinin bu deneyime nasıl yanıt verdiğine de bakmak gerekir.
Örneğin:
Besinle ilişkisi nasıl?
Çocuk besinlere merakla yaklaşıyor mu? Yeni yiyecekleri keşfedebiliyor mu? Belirli tatlardan, kokulardan veya dokulardan kaçınıyor mu?
Duygularını nasıl düzenliyor?
Acıktığında, yorulduğunda veya huzursuzlandığında ne oluyor? Besin, rahatlamanın yollarından biri mi, yoksa neredeyse tek yolu mu? Çocuğun başka yollarla sakinleşmesine ve yardım istemesine alan açılıyor mu?
Bakım verenle ilişkisi nasıl?
Beslenme sırasında karşılıklı bir etkileşim kurulabiliyor mu? Çocuğun işaretleri fark ediliyor mu? Yetişkin, çocuğun reddedişini hemen bir meydan okuma olarak mı değerlendiriyor, yoksa bunun nedenini anlamaya çalışıyor mu?
Özerklik ve sınırlar nasıl ele alınıyor?
Çocuğun tercih yapmasına izin veriliyor mu? Sınırlar açık ve tutarlı mı? Yemek, ödül ve ceza uygulamalarının ya da sürekli ikna çabalarının merkezine yerleşmiş mi?
Bu sorular, beslenme davranışını tek başına bir alışkanlık ya da itaat sorunu olarak görmekten uzaklaştırır. Aynı zamanda her beslenme güçlüğünün mutlaka bir ruhsal çatışmaya işaret ettiği varsayımını da önler.
Çünkü beslenme sorunlarının altında duyusal hassasiyetler, gelişimsel farklılıklar, tıbbi nedenler, ağız-motor güçlükler veya başka etkenler de bulunabilir. Özellikle büyüme geriliği, belirgin kilo kaybı, yutma güçlüğü, çok sınırlı besin çeşitliliği ya da yoğun yemek kaygısı söz konusu olduğunda uygun sağlık değerlendirmesi gerekir.
Sonuç: Beslenme bir İLİŞKİ deneyİMDİr
Çocuğun beslenme davranışını anlamak, yalnızca tabağında ne olduğuna bakmakla mümkün değildir. Beslenme, çocuğun bedeniyle, çevresiyle ve bakım verenle ilişkisinin kesiştiği bir deneyim alanıdır.
İlk aylarda besin, bakım ve bedensel rahatlamayla birlikte deneyimlenebilir. Ek gıdayla birlikte duyusal keşif ve eyleyebilme kapasitesi belirginleşir. Çocuk büyüdükçe seçimleri, reddedişleri ve sınırları üzerinden özerkliğini ortaya koymaya başlar.
Bu süreçlerin hiçbiri tek başına gelecekteki beslenme davranışını belirlemez. Ancak her biri çocuğun besinle nasıl bir ilişki kurduğunu anlamak için önemli ipuçları sunabilir.
Bu nedenle asıl sorumuz yalnızca “Çocuk neden yemek yemiyor?” olmamalıdır.
Belki de şunları da sormalıyız:
Çocuk beslenirken ne yaşıyor? Besinle ne yapıyor? Hangi duygularını ifade edebiliyor, hangilerini düzenlemekte zorlanıyor? Ve yetişkin, çocuğun bedensel ve duygusal işaretlerine nasıl yanıt veriyor?
Çünkü beslenme davranışı, çocuğun yalnızca ne yediğini değil; ihtiyaçlarını nasıl ifade ettiğini, çevresiyle nasıl ilişki kurduğunu ve kendi bedeni üzerindeki özerkliğini nasıl geliştirdiğini de anlamamıza yardımcı olabilir.
Kuramsal kaynaklar ve İLERİ okuma
- Abraham, K. (1927). Selected Papers on Psycho-Analysis. Hogarth Press. (Oral gelişim ve psikanalitik gelişim kuramı üzerine çalışmalar.)
- Bion, W. R. (1962). Learning from Experience. Heinemann.
- Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality. (Üç Deneme; oral dönem ve bedensel haz üzerine.)
- Klein, M. (1946). “Notes on Some Schizoid Mechanisms.” International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.
- Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. Basic Books.
- Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. Tavistock Publications.
Editoryal not: Bu yazı, psikanalitik kuramların kavramlarını beslenme davranışını düşünmek için kullanır; bunları her çocuk için geçerli, doğrulanmış nedensel açıklamalar olarak sunmaz. Gelişimsel hazır oluş, duyusal özellikler, tıbbi etkenler ve bakım verenle etkileşim birlikte değerlendirilmelidir.
Bir Cevap Yazın