ÇOCUK VE ERGEN

Çocuklarda Sınır İhitiyacı Üzerine

Okullarda sessiz, uyumlu öğrenciyi tanımlamak kolay fakat uyum sorunu yaratan ve “zorbalık” düzeyinde olmasa da işleyişi bozan, zorlaştıran çocukları ifade etmek için son zamanlarda dürtüsellik, hiperaktivite belirtileriyle yönlendirilen çocukların sayısı ciddi anlamda fazla. Dürtüselliğin, yerinde duramama halinin nörogelişimsel sorunları taklit eden tarafından da konuşmalıyız bana kalırsa.

Okul işleyişini bozan bu durumlar karşısında çaresizlik yaşayan öğretmenler için de da “bu çocukta bir sıkıntı” var demenin şifresine dönüşüyor sanki, bu belirtiler. Okulları da, sorunun farkında olup çaresiz hisseden aileleri de bu konuda anlamak mümkün. Rehberlik servisleri okullarda, sıklıkla sorun odaklı çalışmak durumundalar. Sınıf mevcutları, bireyseli görmekte, takip etmekte zorlayıcı düzeyde.

Burada öğretmenlerin kişisel, mesleki duyarlılıklarını, işine olan ilgisini-sevgisini dışlayarak söylüyorum ki, özel okullar, bir yerde müşteri olan çocukların ailelerinin talebini karşılama konusunda bir stres altındalar. Çocuğun güçlü, güçlendirilebilir yanlarını tanımaya, daha duyarlılar, ister istemez. Aynı şekilde rehberlik servisleri de, çocuğun güçlü yanlarına daha duyarlı bir araştırma çabası içinde.  Devlet okullarında ise sürdürülebilirlik, adli sorunlarda uzakta kalabilme, diğer okullar arası tercih edilme, siyasi olarak takdir edilme gibi stres faktörleriyle karşılaştıklarından, çocuk sorun yarattığında onu tanıma, tanımlama ihtiyacı yaşıyorlar. Aile ve okul işbirliği sorun üzerinden ilerleyebiliyor.

Çocuklarda nörolojik, psikiyatrik tanıları karşılamayan, karşıt gelme davranışı, düzen bozucu düzeydeki hareketliliklerini ve öğretmenlerin bunlarla mücadele etme serüvenini birazcık daha anlamaya çalışalım.

Otorite kelimesi yüklü bir çelişkinin anlamını taşıyor ve konjonktürel yapıya göre yorum kaymalarına maruz kalıyor olabilir mi? Sınır koymak diyoruz, otorite yerine. Kendimizin de uyduğu sınırları tanımlamaya çalışıyoruz. Bir de keyfiyetle yüklü koyulan sınırlar var ki, otoritenin çelişkisi ve iticiliği oradan daha çok yüzüne vuruyor ailelerin.  Örneğin, telefonu artık bırak derken, kendisi sanal dünyada olan ebeveynler sınır koymuyor, bir itaat kültürü yaratmaya çalışıyor. Çocuk da ya itaat ediyor ya da tutarsızlıkla yüzleşip “otoriteyi” değersizleştiriyor.

Otorite, kelimesinin kökenine bakınca manevi ağırlık gibi bir anlamla karşılaşıyoruz. Birkaç örnekle başlamak gerekirse, demokratik aile olarak yansıyan, aslında bir yandan da en az üç nesildir borç aktarımını sonlandırma mücadelesiyle çocuğu yatırım nesnesi haline getiren ailelerde çocuğun evdeki tüm bireyleri arkadaşı, yaşıtı gibi algılamaya başlaması, nesil farkını tanımamasından bahsedebiliriz. Daha çok çocuk merkezli ailelerde, talebenin yani talep edenin ebeveynler olduğu yapılarda bunu görüyoruz, hatta helikopter ebeveynlik tanımı da buraya örnek olabilir.

Bir başka aile yapısında, tahakkümün finansmanının tek kişi olduğu, ailenin reisinin belirli olduğu, ekonomik güçteki artışın ödül gibi algılandığı yapılarda, sınır koymak ceza veren, “mahrum bırakan” bir tür kabile şefliği olarak anlaşılabiliyor. 

Kimi zaman okul görüşmelerinde bile bu kavram kargaşasını yaşayabiliyoruz. Yalnız kimi kuramcılar bizi bazı bakış açılarına yönlendiriyor. Mesela Winnicott’a göre, çocuklarındaki kişisel gelişime örnek verdikçe kimi ailelerin kendilerini daha fazla bulma isteği karşısında panikleyebiliyor. Böyle durumlarda çocuğun veya ebeveynin sevgisinin yanında saldırgan ve yıkıcı unsurlarını görmek bir hayal kırıklığı gibi hissedilebiliyor.

Loewald, ergenlik dediğimiz çocuğun aileye karşı olan mesafelenme sürecini, anne-babanın otoritesinin katli olarak ele alıyor. Aslında bu tartışmalar tabii yıllardır var ve Adorno’nun otoriteryen kişiliğinde tahakkum kurmaya meyilli kişinin, esasında otorite karşısında boyun eğen olduğu anlatılır.

Vygotsky mesela, otorite çocuğun tek başına yapamadığını yapabilmesi, özgürleşmesi için geçici bir desteklemedir demektedir. Belki bir iskeleyi düşünebilirsiniz. Gemi iskelesi değil tabi. Bina kurulana kadar onu destekleyen demirler, ağlar sistemi. Birbirine girmemiş ama birbirinden uzakta yapılar da değil bunlar. İskeleyi, bina bitmeden sökerseniz çocuk düşer.

Minuchin, aile açısından incelemiş ve sınırların, çerçevenin önemli olduğuna, özellikle aile içindeki sınırların önemine değinmiş düşünürlerden biridir.

Bu tanımını da odalara benzetebiliriz. Evdeki camdan odalar, sınırların geçirgenliği, mahremiyetin silikleşmesini düşündürüyor. Hareketlenen çocuğun, hiperaktiveyi taklit eden davranış sorununu anlamak burada daha kolay. Ötekinin sınırı aşılabilir mantığı kurulmuş durumda. Veya kale duvarları gibi kolay kolay açılamayan, anahtarının sadece bir erk figüründe olduğu odalar arasındaki çocuk patlama yaşayana kadar, hayatında, mesela okulunda bir boşluk bulana kadar itaat edebilir. Etiketlendiğinde ve bu etiketi kabul ettiğinde, o “kötü” olanla, sorunlu olanla özdeşleştiğinde “diğer odaları” işgal etmeyi göze alabilir. Yani okuldaki odaları, başkalarının sınırlarını…

Sadece kabul edilmesi zor olan en önemli şey “sorunlu olan o etiketini”, “kötü” yü yüceltme noktasına geldikten sonra çocuk, uyumlu davranışa kolay kolay geçmiyor. Zorbalık burada başlıyor belki de. Bir yerde kimse kendinin kötü olduğunu düşünmek istemez. Yaptığının bir anlamı olmak zorundadır. Çocuk için de böyledir. Çocuklar aradığı anlamı sadece kolay kolay dile getiremez, eyleme döker. Oyun oynar ama hep bir anlam arar.

Kavramlar arası tartışmaları bir yana bırakıp metaforlar üzerinden devam edersek sınır biraz daha binanın kolonları, iskele gibi düşünülebilir. Buna günlük yaşamdan da birçok örnek verilebilir. Mesela oturduğunuz sandalye veya koltuğu düşünebilirsiniz. Üzerinde olduğunuz nesne her ne ise bir çocuğun sizin yerinizde olduğunu düşünün. Yaslanma biçimlerini, olasılıklarını düşünerek, çocuğun  hareketlerini hayal edin. Çocuk ya yaslanabileceği bir dayanak bulamazsa, bir de oldukça küçükse, düşmemek için ya hareketsiz kalır ve bir süre sonra bedeni üzerinde hakimiyet kurmaya çabalayabilir. Bir dayanak ararken, yaslanırken yorulan, düşen, kalkan çocuk bir süre sonra bedensel şikayetler yaşayabilir. Belki de bir süre sonra o sandalyenin, taburenin tepesine çıkar veya devirebilir. Bu çocuk için güç, bir lüks değildir. Yaşamda kalma, tutunabilme meselesi olarak yorumlanabilir. Eğer öyleyse koltuk tepelerinde, sandalye üstlerinde dolaşan çocuğun dürtüsellik, uyumsuzluk eğilimi yaslanamayan, çocuğunu kapsayamayan ailelerde de görülüyor olabilir.

Ailelerin durduğu zemin, çocuğu tutabilme kapasiteleri, özgürlük inşasına izin verme sürecindeki pozisyonları bunlar önemli. Aileler çocukların öfke, hakimiyet arzusu gibi dışavurumlarını tanırken, arkanda ben varım demeyi ihmal etmeden, formu korumalı aileler. Buna ister sınır deyin, ister otorite…

Gözde TEKER ATAŞ