Çocuklarda Sınır İhitiyacı Üzerine
Okullarda sessiz, uyumlu öğrenciyi tanımlamak kolay fakat uyum sorunu yaratan ve “zorbalık” düzeyinde olmasa da işleyişi bozan, zorlaştıran çocukları ifade etmek için son zamanlarda dürtüsellik, hiperaktivite belirtileriyle yönlendirilen çocukların sayısı ciddi anlamda fazla. Dürtüselliğin, yerinde duramama halinin nörogelişimsel sorunları taklit eden tarafından da konuşmalıyız bana kalırsa.
Okul işleyişini bozan bu durumlar karşısında çaresizlik yaşayan öğretmenler için de da “bu çocukta bir sıkıntı” var demenin şifresine dönüşüyor sanki, bu belirtiler. Okulları da, sorunun farkında olup çaresiz hisseden aileleri de bu konuda anlamak mümkün. Rehberlik servisleri okullarda, sıklıkla sorun odaklı çalışmak durumundalar. Sınıf mevcutları, bireyseli görmekte, takip etmekte zorlayıcı düzeyde.

Çocuklarda nörolojik, psikiyatrik tanıları karşılamayan, karşıt gelme davranışı, düzen bozucu düzeydeki hareketliliklerini ve öğretmenlerin bunlarla mücadele etme serüvenini birazcık daha anlamaya çalışalım.
Aile yapılarına baktığımızda, en az üç nesildir borç aktarımını sonlandırma mücadelesiyle çocuğu yatırım nesnesi haline getiren ailelerde çocuğun evdeki tüm bireyleri arkadaşı, yaşıtı gibi algılamaya başlaması, nesil farkını tanımamasını gözlemliyoruz. Talebenin, talep edenin ebeveynler olduğu yapılarda bunu görüyoruz, hatta helikopter ebeveynlik tanımı da buraya örnek olabilir.

İtaat kültürünün aile idaresinde birincil olduğu aile yapılarında, aile reisinin ekonomik güçteki artışı ödül olarak algıladığını ve sunduğunu, sınır koymayı zaman zaman “ceza” ile ilişkilendirdiğini, “mahrum bırakan” bir tercihle yönetimi sürdürdüğünü görüyoruz.
Okul-aile görüşmelerinde bile bu kavram kargaşasını yaşayabiliyoruz. Sınır kelimesi, otorite kelimesi ile birbirine girmiş oluyor. Bunu ayırt etmek için şunu hayal etmek mümkün, bir tablonun çerçevesi bize sınırı gösterir, duvara çizilmemiş bir resim olduğunu anlatır. Ama çerçeve bir yasak tanımlıyorsa, uyarı varsa orada otoriteyi görebiliriz.
Winnicott’a göre, çocuk merkezli aile yapılarında, aileler çocukların kendilerini daha fazla bulma isteği karşısında panikleyebiliyor. Böyle durumlarda çocuğun veya ebeveynin sevgisinin yanında saldırgan ve yıkıcı unsurlarını görmek bir hayal kırıklığı gibi hissedilebiliyor.
Otorite ile sınır algısındaki değişim bu panikle başlıyor olmalı.
Loewald, ergenlikte gözlenen çocuğun aileye karşı olan mesafelenme sürecini, anne-babanın otoritesinin katli olarak ele alıyor.
Adorno’nun otoriteryen kişiliğinde tahakkum kurmaya meyilli kişinin, esasında otorite karşısında boyun eğen olduğu anlatılır.
Vygotsky’ye göre, otorite, çocuğun tek başına yapamadığını yapabilmesi, özgürleşmesi için geçici bir desteklemedir. Bir iskele gibi. Bina kurulana kadar onu destekleyen demirler, ağlar sistemi. Birbirine girmemiş ama birbirinden uzakta yapılar da değil bunlar. İskeleyi, bina bitmeden sökerseniz çocuk düşer.
Minuchin, aile açısından incelemiş ve sınırların, çerçevenin önemli olduğuna, özellikle aile içindeki sınırların önemine değinmiş düşünürlerden biridir.

Bu tanımını da odalara benzetebiliriz. Evdeki camdan odalar, sınırların geçirgenliği, mahremiyetin silikleşmesini düşündürüyor. Hareketlenen çocuğun, hiperaktiveyi taklit eden davranış sorununu anlamak burada daha kolay. Ötekinin sınırı aşılabilir mantığı kurulmuş durumda. Veya kale duvarları gibi kolay kolay açılamayan, anahtarının sadece bir erk figüründe olduğu odalar arasındaki çocuk patlama yaşayana kadar, hayatında, mesela okulunda bir boşluk bulana kadar itaat edebilir. Etiketlendiğinde ve bu etiketi kabul ettiğinde, o “kötü” olanla, sorunlu olanla özdeşleştiğinde “diğer odaları” işgal etmeyi göze alabilir. Yani okuldaki odaları, başkalarının sınırlarını…
Sınırlar, yasağı ne kadar temsil ediyor ve çocuğun kendi sınırına basınç uyguluyorsa mesafelenme sürecindeki ergenin çatışmasının o denli fazla olacağını düşünmemek elde değil. Ergenliğin, yalnızca çocuğun değil anne-babanın konumlanmasındaki sarsıntı, çocukların kendi sınırlarını test ettiği ve ailelerinin “otorite” algılarına veda girişiminde bulunduklarını, yeniden bir yapılanma sürecine girdiklerini düşünmek mümkün.
Ailelerin durduğu zemin, çocuğu tutabilme kapasiteleri, özgürlük inşasına izin verme sürecindeki pozisyonları önemlidir. Aileler çocukların öfke, hakimiyet arzusu gibi dışavurumlarını tanırken, arkanda ben varım demeyi ihmal etmeden, formu korumalı aileler. Buna ister sınır deyin, ister otorite…
Gözde TEKER ATAŞ
